31 Mart 2012

O Zaman Neden Futbol Oynuyorlar?

"Baskı kuruyorsun, topa sahip olmak istiyorsun, hücum etmek istiyorsun. Bazı takımlar paslaşmıyor veya paslaşamıyor. Ne için oynuyorsunuz ki o zaman? Amacınız ne? Bu futbol değil. Kombine et, topu gezdir. Futbol bu, en azından benim için." Xavi Hernandez

(The Guardian'a verdiği röportajdan. / Çeviri: Çizgiden Çıkaran)

19 Mart 2012

Kaybedilen 2 Puan

Berabere biten maçlar iki şekilde değerlendirilebilir, ya bir puan kazanmışsındır ya da iki puan kaybetmişsindir. Oynanan oyuna baktığımızda Galatasaray için elbette ki ikinci seçenek geçerli. Sadece son dakikada direkten dönen pozisyondan ötürü değil tabi ki, maçın genelinde oyuna ağırlığını koyan, rakibi yarı sahasına gömen, pozisyonlar bulan taraftı Galatasaray.

Oysa ki maç hiç öyle başlamamıştı, ilk dakikalarda dengeli devam eden bir futbol varken, ilk gol girişimi de Melo'nun on sekiz yayı civarından çektiği şutla Galatasaray'dan gelmişti. Ancak birkaç dakika sonra Fenerbahçe kimsenin beklemediği bir anda buldu golü. Herkes çıktı zannederken çizgiden topu çeviren Ziegler'in ortasına Sow'un yaptığı olağanüstü vuruş ile öne geçti Fenerbahçe. Ne Galatasaray savunmasının ne Muslera'nın yapacağı hiçbir şey yoktu bu golde.  Golden sonra Fenerbahçe baskıya devam etse de "bu da nasıl kaçar" dedirtecek tarzda net bir pozisyon üretemedi. Ancak futbolun cilvesi, Alex'in şut imkanı bulduğu ilk anda usta işi bir vuruşla ikinci golü buldu Fenerbahçe. Skora bakılarak yorum yapıldığında, bu dakikadan sonra Galatasaray'ın oyundan biraz daha düşmesi, Fenerbahçe'nin baskıya arttırak bir gol daha bulup maçı koparması hatta tarihi farka gitmesi beklenebilirdi. Ancak skor 2-0 olsa da o dakikaya kadar sergilenen futbolla bunun mümkün olmayacağı aşikardı. Zira Fenerbahçe'nin baskısı tamamıyla atmosferin etkisiyleydi, gollerde organizasyondan ziyade bireysel yetenek ön plandaydı.

20'lerden itibaren ilk şoku atlatan Galatasaray oyunu önce dengeledi, sonra rakip yarı sahaya yıktı. Bu dakikalarda Fenerbahçe kapansa da Galatasaray'ı durduramadı. Çünkü Fenerbahçe, yarı sahasının her noktasında basan, pres yapan, rakibe pas imkanı tanımayan bir oyundan ziyade kendi ceza sahası önüne çizgi halinde dizildi. Bu da Galatasaray'a daha da rahat organize olma imkanı sağladı. Nitekim sezon boyunca alışık olduğumuz şekilde göbekten derinlemesine gelişen bir organizasyonla Galatasaray golü bulup, oyundan sonra maça da ortak oldu.

İkinci yarı değişen bir şey olmadı

Özellikle ilk yarının son 10 dakikasında facia bir futbol oynayan(!) Fenerbahçe'nin ikinci devrede biraz olsun toparlanması bekleniyordu. Lakin Alex'in maçtan sonra ifade ettiği gibi bir duygusal üstünlük vardı, bir de taktiksel. Başlarda atmosferin ittiği Fenerbahçe bu gazla bir yere kadar gelebildi, o noktadan sonra sazı eline alan Galatasaray, maçın sonuna kadar oyunu domine eden taraf oldu. Fakat hemen herşeyi ideal olan Galatasaray'ın sıkıntısı kanatlardı. Daha doğrusu hücum kanatları, zira göbekteki tandemleri gayet iyi işleyen, kenar beklerinden de hücuma gerekli desteği alan Galatasaray'da orta dörtlünün iki kanadında da bütünlüğü sağlayabilecek oyuncular olmayınca gol bulmak zorlaştı. Nitekim, büyük bölümünü adeta tek kale oynadığı maçta Galatasaray, daha önce pozisyonlar yakalasa da beraberliği getiren golü ancak 83'de bulabildi. İki golde de pozisyonu hazırlayan kişi olan Selçuk İnan'a da ayrı bir parantez açmak gerek burada. Bana göre Selçuk, Türk futbolu üstü bir futbolcudur. İdeal bir orta sahadan beklenen pres, isabetli pas, ceza sahasına orta, şut gibi özelilliklerin hepsine fazlasıyla sahip olan Selçuk bu maçta da her zamanki gibi Galatasaray'ın en göze çarpan oyuncusuydu.

Maç boyu yarı sahasına gömülen Fenerbahçe'de, kapılan toplar da ileride yalnız kalan Sow ve Alex'e ulaştırılamayınca Kadıköy'de taraftar maçın büyük bölümünü diken üstünde ıslıkla geçirdi. Son dakikada yine bir Selçuk İnan organizasyonunda Baros kale dibinde üst direği nişanlayınca, Kadıköy serisinin bitişi yine başka bahara kaldı. Fakat o bahar çok da uzak değil, play-off'ta Fenerbahçe bu futbol ile devam ederse Galatasaray'ın yarım kalan hesabı kapatması işten bile değil.

Galatasaray şampi-yon

Türk basının şampiyonluğa çok yaklaşaan takımlar için kullandığı bir "şampi" tabiri vardı ya hani. Büyük resme bakacak olursak, Galatasaray daha önce araladığı şampiyonluk kapısını bu maçta ardına kadar açtı bana göre. O yüzden artık Galatasaray şampi değil şampiyon diyebiliriz. Elbete ikiyi bölünen puanlar, yarışı tekrar kızıştırabilir ancak Galatasaray'ın şampiyonluktaki tek gerçek rakibi Fenerbahçe'nin bu futbolla play-off'ta Galatasaray'ı sürklase etmesi ancak bir mucizeyle mümkün olur. Üstelik Fenerbahçe'nin hala içeride oynayacağı bir Bursa, Avni Aker'de oynayacağı bir Trabzon maçı olduğunu da hatırlatmak gerek.

3 Eylül 2011

Korku filmi tadında milli heyecan

Ne sebeptendir bilmiyorum, maçın genelinde sahada çok isteksiz bir milli takım vardı. Tamam rakip kapalı oynuyor, sahasına gömülüp boş alan bırakmıyor da milli takımımız da maçın genelinde rakibi açmak, gol bulmak için aşırı çaba sarf etmedi. Buna ligin geç başlamasından ötürü sahadaki futbolcuların birçoğunun maç eksiği, sakatlıktan ötürü kadro da olmayan futbolcular da eklenince maç boyu ölüp ölüp dirildik. 

İlk bölümlerde forvetleri dahil yarı sahasına gömülen Kazakistan’a karşı kanatlardan, özellikle de Arda kanalıyla yüklenmeye çalıştı milli takım. Fakat Arda topu her ayağına aldığında minimum 2-3 kişiyle marke edilince bireysel yetenekleriyle takıma katkı sağlaması pek mümkün olmadı. O da daha çok derine inip orta açmaya çalıştı, birkaç kez de bu yolla rakip ceza sahasında tehlikeye yol açtık. Bunun yanı sıra arkaya atılan uzun toplara Burak’ın yaptığı koşular da pozisyona girmek adına denenen bir başka yoldu. Nitekim gol de bu şekilde gelişti, geçen yıl Trabzonspor’dan alışık olduğumuz üzere yine bir Selçuk&Burak organizasyonu izledik, bir uzun top, Burak’ın koşusu, mücadelesi biraz da rakip kalecini hatasıyla ilk golü bulduk.

İkinci yarı ufak tefek ataklarla ilerlerken bir anlık savunma zaafiyeti bize kontratak ve gol olarak geri döndü. Bir kalecinin başına gelebilecek en kötü şeylerden birini ikinci kez yaşadı Volkan. Geçen yıl Fenerbahçe’yi şampiyonluktan eden Burak’ın  sağ çaprazdan yaptığı orta-şut karışımı vuruştan yediği golün aynısını bu kez Kazak Konysbaev’in ayağından kalesinde gördü Volkan. Ve ecel terleri işte bu dakikadan sonra dökülmeye başlandı.

Maç boyunca zaten fazla yüklenmeyen Milli takıma karşı bir de rakibin golden aldığı gaz eklenince pozisyona girmek iyice zorlaştı. Güç bela kazanılan penaltı da direkte patlayınca umutlar giderek azalmaya başladı. Geriye kalan kısım milli takımın doldur-boşalt şeklindeki cılız ataklarıyla geçti. Şükür ki, son dakikada kazanılan frikikte Arda’nın golüyle kâbus son buldu ve bu 90 dakikalık korku filmi bir şekilde kayıpsız geçildi.

Maçla ilgili söylemeden geçemeyeceğim bir nokta var. Hiddink’in yaptığı değişiklere ciddi şekilde anlam veremiyorum. Yahu 50. Dakikada Mehmet Ekici’yi alıp Selçuk Şahin’i koymanın mantığı nedir biri açıklayabilir mi bana? Ya da golü yedikten hemen sonra girmesi gereken kulübedeki tek gol silahı Umut neden 82’de giriyor oyuna? Zaten berbat geçen maçta, kötü futbolu daha da körükledi bu iki hamledeki yanlışlıklar ve zamanlama hataları. 

Ufak bir genel değerlendirme yapmak gerekirse, başta da ifade ettiğim gibi, sahadaki futbolcuların birçoğu henüz resmi maç yapmadı, yanı sıra Nuri, Hamit, Gökhan Gönül gibi önemli eksiklerimiz var. İlerleyen dönemlerde bu futbolcuların takıma katılmaları ve diğer oyuncuların da tam anlamıyla hazır hâle gelmesiyle milli takımda olumlu anlamda değişiklikler illa ki olacaktır.

28 Ağustos 2011

Vicente Calderón'da Bir Aslan

*Fotoğrafı büyütmek için üzerine tıklayınız.
Arda Turan, bugün oynanan Osasuna maçıyla birlikte ilk kez Vicente Calderón'da Atletico Madrid'li taraftarların karşısına çıktı. Oyuna 61. dakikada dahil olan Arda, 11 numaralı formayı terletti. Ne diyelim, Allah utandırmasın...

27 Ağustos 2011

Nuri'nin Bitmeyen Çilesi

Geçtiğimiz sezon parmak ısırtacak türden bir performans sergileyen Nuri Şahin, sezon sonuna doğru yaşadığı talihsiz sakatlıkla takımını şampiyonluğa birkaç maç kala yalnız bırakmak zorunda kalmıştı. Ancak sezon boyu yaptıkları, ortaya koyduğu futbol, sahip olduğu liderlik vasfıyla Real Madrid'e transfer olmayı zaten çoktan hak etmişti. Nitekim öyle de oldu, sezon bitimiyle birlikte Madrid yolunu tuttu.

Sakatlığının henüz geçmemesinden ötürü sezon hazırlıkları boyunca forma giyemedi. Tam da iyileşmek üzereyken bir kötü haber daha geldi. Maalesef Nuri, salı günü yapılan Real Madrid antrenmanında yeni bir sakatlık daha yaşamış ve yaklaşık 1,5 ay sahalardan uzak kalacakmış.

Gerçekten çok üzücü bir durum. İnşallah şu sakatlık kâbusu kısa sürer ve Nuri iyileşip bir an evvel sahalara döner, futbolunu oynayıp, gollerini atar bizler de keyifle izleriz.

Barcelona 2 - 0 Porto

 
Barcelona her ne kadar uzay futbolu oynasa da, ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını kimse çözemese de esasen ortaya koydukları oyun oldukça basit. Sürekli pas yapmaya ve  -defansif ya da hücumsal- saha içerisindeki her türlü aksiyonu takım hâline gerçekleştirmeye dayalı bir sistem. Yani misal yeri geldi mi bir El Clasico'da rakip ceza sahasında normalde stoper oynayan Pique'nin topuk pasıyla atabiliyor golünü Messi.

Fakat gelgelelim ne diyor Cruyff üstad: Futbol basittir, zor olan basit oynamaktır. İşte bu yüzden izlerken oldukça basit gözükse de saha içerisinde bıkmadan, yorulmadan bu kadar pas yapmak, o uyumu yakalamak göründüğünden çok çok daha zor. Ancak Barcelona'nın en büyük silahı da işte bu. Çünkü bu kadar uzun süre hiç top kaybetmeden pas yapınca rakip hâliyle yoruluyor, baskı yapmak istemiyor.

Nitekim bu maçta da Porto ilk yarı içerisinde belli bir süre ileride basıp, Barcelona'nın bu muaazaam pas düzenini bozmak için çaba sarfetti. Ancak makinanın dişlileri o kadar kusursuz çalışıyordu ki kısa süre sonra yoruldular ve vazgeçmek zorunda kaldılar. Zaten Barcelona'ya karşı oynayan takımların en büyük handikapı da bu. Zira Barça'ya karşı daha maçın başında top kontrolünü ellerine verip geride beklemek kendi ölüm fermanını imzalamakla eş değer. Bu açıdan Barça'ya kafa tutmaya çalışan biraz daha kalburüstü takımlar genelde onları kendi silahıyla vurup yaptıklarını yapmaya çalışıyorlar. Fakat dediğim gibi bu kadar kusursuz işleyen bir sisteme ve yorulmak bilmeden pas yapan, taktik harikası Barça'ya karşı bu şekilde mücadele etmek de çok zor, ki zaten daha önce de Real Madrid, Man. United gibi takımlarla yapılan maçlarda da gördüğümüz gibi belli bir noktadan sonra pes ediliyor. Porto kalibresindeki bir takım için ise imkansız.

İlk yarının ilerleyen bölümlerinde top kontrolünü tamamıyla eline alan ve Porto'yu kendi yarı sahasına gömen Barça zaman zaman cılız ataklarla yükleniyordu. İşte tam da atakların sıklaştığı bir dakikada Guarin'in yaptığı akıllara zarar pas hatası sonrası Messi her zamanki fakelerinden biriyle kaleciyi sürklase edip sonra boş filelere gönderdi topu. Gol sonrası tempo düştü, Barça daha fazla yüklenmedi.

Porto ikinci yarının ilk dakikalarında yine zaman zaman gelse de Barça savunmasını geçmeyi başaramadı. Barça biraz da hafta sonu oynayacağı lig maçının etkisiyle çok fazla yüklenip de yorulmak istemedi, rölantiye aldı, düşük tempoda yavaş paslarla zaman geçirdi. Boyunun ölçüsü alan Porto da atağa çıkmaya çalışmadı. Bu açıdan ikinci yarının geneli oldukça sıkıcı bir orta saha oyunu tadında geçti.

Son dakikalara girilirken Porto savunmasını ileride yakalayan Barça'da Messi'nin sağdan kestiği akıl dolu orta sonrası Fabregas da düzgün bir vuruşla topu filelerle buluşturdu ve maçın skorunu tayin etti. Bu noktadan sonra mağlubiyetin dayanılmaz hafifliğiyle iyiden iyiye yüzleşmeye başlayan Porto'lu futbolcular çirkefleşmeye, sert müdahalelerde bulunmaya başladı. Nitekim gördükleri iki kırmızıyla da maçı 9 kişi tamamlamak durumunda kaldılar. Ve son düdük geldiğinde Barça daha sezon başlamadan ikinci kupasını da cebine koyup yoluna devam etti.


Başta da dediğim gibi Barcelona takımı kusursuz işleyen bir makina gibi. Ve bu makinanın her dişlisi Barça'nın altyapıdan yetiştirdiği kendi ürünleri. Hatta o kadar ki teknik direktörleri bile kendi altyapılarında yetişmiş yıllarca Barça formasıyla top koşturmuş bir adam. Taktiksel açıdan bu kadar muhteşem bir sistemi ve oyuncu yetiştirme, takıma kazandırma konusunda böyle bir sirkülasyonu sağlayabilmek için 20 yılı aşkın süredir çaba sarfediyordu Barcelona. Tam anlamıyla semeresini toplamaya da son yıllarda başladı. Bu açıdan transfer yapıp toplama takımlar kurarak, bu kadar zamandır üzerinde kafa yorulan bir sisteme karşı durmak mümkün değil. Benzeri bir sistemle kafa tutulmaya çalışılsa da, o sistemin oturması, işleyebilir hale gelmesi için 15-20 yıl civarı zaman gerektiğinden kısa vadede dünya futbolundaki bu Barcelona krallığının yıkılması pek olası gözükmüyor.